Çok Bilinmeyenli Denklem

Barış ve Demokrasi Partisi'nin- belki de- Türk kökenli tek milletvekili olan Sırrı Süreyya Önder,  PKK'nın bugün Türkiye'yi terk etmeyi amaçlayan geri çekilme sürecinin başlayacağını söylüyor.

 Çatışmasız ve dolayısıyla, evlere şehit habercilerinin gelmeyeceğini anlatmaya dönük bu açıklamanın Başkanlık kampanyası için ısınma turlarına hazırlanan Erdoğan açısından ayrı bir önem taşıyan    ve sözleri, çok kez olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Gül ile ülkenin önemli sorunları karşısındaki yorum farklılıklarını da ortaya koymaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanı, PKK'nın çekilme haberi için , "bu işin sonuç vermesi tamamen silahlardan vaz geçmekle olur. Sadece Türkiye içinde değil; Türkiye dışında da silahlardan vazgeçmekle olur." koşulunu açıkça getiriyor.

Aradaki fark çok açık ve bir o kadar da önemlidir.                                                

Yıllardır, ülkenin belli bir bölgesinde sıcak çatışma yürütmüş, büyük kentlerde de sabotajlar düzenlemiş olan bir kuruluş, bir yandan  kendisine Avrupa'da  "terörist değil aktivist" denilmesi için yaptığı girişimlerde AKP'li parlamenterlerin de desteği ile başarı sağlarken; öte yandan yeni başlatacağı süreci yönetme yetkisini de TBMM'de dördüncü grup olan BDP'ye vererek yeni bir ivme kazanmıştır.

Bugün için, AKP'nin ve kısmen de CHP'li milletvekillerinin, sadece bir "ateş kes" olayı olarak değerlendirdiği bu gelişmede çıtanın giderek daha da yükseltilmekte olduğunun haberlerini de BDP sözcülerinin açıklamalarında görmek olasıdır.

Sayın Başbakan, bugün yürürlüğe girecek yeni süreç için örgüt ile her hangi bir anlaşma yapılmadığını, mutabakat sağlanmadığını altını çizerek söylerken , BDP'lilerin "üniter devlet içinde "ama "bölgesel özerkliği de kapsayan" bir sonuç için söz aldıklarını kendi yandaşları ile paylaştıkları da gizli bir olgu değildir.

Demokrasi, açık şeffaf bir rejim olarak bilinse de, Ankara ile İmralı arasındaki görüşmeleri, Erdoğan adına özel dokunulmazlık sağlanarak sürdürmesi  için kişiye özel bir yasa çıkartılmış olan tek Türk vatandaşı ve bürokratı olarak tarihe geçecek Hakan Fidan  yürütmüştür.

Ümmet kimliği taşıdığı dönemlerde Padişah Efendimizin fermanlarını dolaylı yollardan öğrenerek itaat kültürü ile biat etmeyi olağan sayan o dönemin halk efkârı "kamuoyu" ile günümüzde 93 yıldır Parlamenter demokrasiye aşama aşama geçerek bugün -sözde- tam anlamı ile bu düzenin meyvelerinin sahibi olması gereken yurttaşlar arasında ne  fark vardır?

Sorunun yanıtını bırakınız sade yurttaşları, bu düzenin Parlamentosunda çoğunlukta olan AKP'li milletvekilleri bile bilmiyorlar.

Türk ve Türkiyeli kavramlarının hangisinin geçerli olması gerektiğini tartıştığımız bir süreç içinde, önceki gün sıradan bir sönük bayram olarak kutladığımız 23 Nisan'ı renklendiren TRT 4'e özellikle teşekkür etmek isterim.

Zira önceki akşam, artık kamusal kurumlarda kırmızı çizgi olarak bilinen kimi değerleri gündeme getirme cesaretini gösterdiği için.

Önceki akşam saat 19:00 sularında Çocuk Marşlarına yer verilen bir programda, sözleri Halil Soyuer'in

olan Yıldırım Gürses tarafından bestelenmiş bir şarkısı ekrana geldi.

"Seneler kutlu bana/Aylar umutlu bana/Her an haykırıyorum/Türküm ne mutlu bana.." sözleri ile  başlayan o şarkı "Akil"ler ekiplerini kızdıracak şekilde devam ediyordu:

"Cesaretim candadır/Şöhretim dört yandadır/Benim bütün cevherim/Nabzımdaki kandadır."

Bu, birden çok bilinmeyeni olan denklemi çözebilen babayiğit var mı?

                                                             ****

Merak etmez misiniz?

TRT'den de Sorumlu Başbakan Yardımcımız  Bülent Arınç, bu şarkıyı ekranlara taşıttığı için TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin'i "Açılım karşıtı" olarak uyaracak mı?

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar